25 %

İslam’da Zikir Kitabı – Prof. Dr. Haydar BAŞ

 40,00  30,00

Prof. Dr. Haydar BAŞ‘ın kaleminden İslam’da Zikir Kitabı. Dini ve Milli kitaplar içerisinde bulunan İslam’da Zikir Kitabını sitemizden alabilirsiniz.

Açıklama

İslam’da Zikir 

Yeniyi bulmak, solmayan rengi, pörsümeyen güzeli, bozulmayan ahengi, her dem taze kalanı bulabilmektir önemli olan. Hayatı kaybetmekten daha acı birşey vardır. Hayatın anlamını kaybetmek. Varoluşun çılgın güzelliğini duyamamak. Şahsiyetin, kendini ve şartlarını benimseyerek, ona derin ve güzel bir şekil vermek olduğunu unutmak. Bir gülün yaprağındaki yağmur tanesini görünce ürperememek. Yolda giderken bir karınca gördüğü zaman.”

Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” diyen Yunus gibi, eğilip hayret, hayranlık, huşu duyamamak. Sabahleyin kalktığında “Ey kapılar açan Allah’ım, bize hayırlı bir kapı aç!” diye aşkla, heyacanla dua edememek. Bütün bunlar çağımız insanının en belirgin özelliklen değil mi? Cahit Sıtkı, “Gittikçe artıyor yalnızlığımız” der. Yalnızlık ve yabancılaşma günümüzde en çok yaşanan ruh halleri. Sevgiyi unutuyor insanlar, yolda, çarşıda, pazarda, evde, işyerinde ve ne yazık ki bazan da aile içinde… Sigaradan, içki ve uyuşturucu tüketimine kadar bütün şer işlerde korkunç bir artış var. Sigara yüzünden eli, ayağı kesilenlerin fotoğraflarını hergün yayın organlannda görüyorsunuz. Sorunun insanî ve kültürel nedenlerine bir türlü inilemiyor. O gencecik, o ileride pırıl pırıl kişilik örnekleri vermesi gereken gençlerimiz, neden eroinin, esrarın, kokainin kurbanı oluyorlar, hem de bile bile.

Kafasında ve gönlünde bir hercümerci yaşıyan, değer yargıları alt üst olmuş bir toplumda, kime inanacağım, neye güveneceğini bilemeyen, ahlakî ve insanî dayanaklannı yitirmiş insanların, realitede kaybettiğini, arayıp bu-
lamadığını, hayalde ve ütopyada bulmaya çalışması ne kadar acıdır….

Çağımızda seri imalat nasıl eşyaların tek tip olmasını gerektiriyorsa, toplumsal gelişme de insanlann tek tip olmasını istiyor ve bu tek tip olmaya da çağdaşlık, uygarlık, ilericilik deniyor. Doğal olarak arkasından da yabancılaşma ve ümitsizlik geliyor. Yani insana kıyılıyor. İnsanın varoluşuna, öz benliğine, fıtratına ihanet ediliyor. Yabancılaşma, çağdaş uygarlığın ümitsizlik tablolarını teşhir ediyor. A.Camus “Sırtımızı doğaya çevirmiş, güzellikten utanıyoruz. Zavallı tragedyalarımız bir büro kokusu içinde sürüyor. Akıttıkları kanlar mürekkep pıhtıları renginde…” derken, durumu ne güzel belirtiyor.

J.P. Sartre nin dediği gibi “Artık toplumlarda sözde düşünür, sözde aydınlar var. Gerçek düşünür ve gerçek aydınlar değil.” Arabesk müziğin felsefesi, gerçekte bir uyuşturucu felsefesi değil midir? Kentin kabul etmediği köylü de, Batının kabul etmediği şehir de, “Batsın bu dünya!” diyor, “Tanrım beni baştan yarat!” diyor. ‘ölürsem kabrime gelme!’ diyor. İkisi de uyumsuzluklarını unutmak için büyük kaçışlara ihtiyaç duyuyorlar. Köprü altındaki çocuktan, sosyetedeki hanıma kadar, bunu uyuşturucuda, keyif verici maddelerde arıyorlar.

Ümitsizlik ve yabancılaşma, insanın manevî kaynaklarla ilgisini kopararak, kendi kendine kilitlenmesi değil midir? Ümitsizlik îmâna çevrilmedikçe, o kapkara olmuş iç dünya, Allah’ın nuruyla aydınlanmadıkça kim bu kilidi
açabilir? Mümkün mü? Kişiliğini, almak, sahip olmak, malik olmak, tüketmek, çılgınca tüketmek üzerine kurmuş olan morden insanın, tek mutluluğu eğlencede araması ne acıdır! Karnı tok, sırtı pek, hayatla ve insanlarla ilişkisi
sadece menfaat, çıkar üstüne kurulmuş, yüzeysel ilişkilerle günlerini tüketenler, kendi öz varlığına yabancılaşanlar… Kafka, ne güzel anlatıyor bu durumu; ”Çünkü çok aldatıcı o sesi izlemek pahasına bizzat kendimden kaybettim. İnsana lâyık yaratılıştan ayrıldım. Düşmanın safına geçtim. Ahlakî kötülük beni, bizzat kendimle olmaktan alıkoyuyor. Ve ben yeniden kendimle uzlaşma yolunu arıyorum.”

Her türlü ilişkisinde Rabbini unutan, eninde sonunda hüsrana uğramaya mahkûm ve mecburdur. Rabbin unutulması, fertlere kendini de unutturacaktır. Bundan daha feci düşüş ne olabilir? “Alçaldığı zaman malı da ona fayda vermez.” (Leyi: 2) İlahî Yasası yürürlüğe girer, yabancılaşma devam eder.

İnsanı insan eden yine insandır. İnsan zübde-i âlemken, içinde yaşadığı yoğun nefsânîlik onu özünden, aslından, varoluş amacından uzaklaştırmıştır. İnsan, önce kendinden, sonra diğer insanlardan uzaklaşmış, yabancılaşmıştır. Bütün buhranların, bunalımların temelinde yalan gerçek budur. İnsana yapılacak en büyük iyilik, onu kendisiyle, öz benliği ile barıştırmak, kendi manevi güzelliğini ve yüceliğini ona gösterebilmektir. İnsanı kendi kendiyle barıştıracak olanlar, en büyük iyiliği yapacak, en büyük sevaba nail olacaklardır. Onların içinde sevgi ateşini yakanlar, insanlığa kaybettiği değerleri kazandıracak olanlar, ne bahtiyar insanlardır.

İşte bu güzel insanlardan biri de sayın Prof. Dr. Haydar Baş… Kendisini yakından tanıyamadım. Yüzyüze oturup bir çay içip, sohbet edemedim. Ama kitaplarıyla, yazılarıyla, TV konuşmaları ile O’nu çok sevdim. O’na büyük
sevgi duydum. Ve O’nu hep yarının ruh mimarlarından biri olarak gördüm. Meselelere öyle bir bakışı var ki, öylesine çok yönlü olarak ele alışı var ki! Madde ile mânâ, ruh ile beden, iç ile dış, zâhir ile bâtın, fert ile toplum, dünya ile âhiret arasında öylesine bir denge, uyum kuruyor ki, kitaplarını okumaya doyamıyorum. Her yazısı, her konuşması bir ufuk açıyor, bir güzellik getiriyor. Allah’ım diyorum, bu güzel insana hayırlı ömürler ver, sağlık ve afiyet ver! Daha nice yıllar hizmet etsin. Anadolumuzun mübarek, çileli, mustarip insanlarına ışık getirsin, aşk getirsin, bilinç getirsin!..

Çağımızda insanı, sayın Prof. Dr. Haydar Baş gibi bir bütün olarak, tevhidin ışığı içinde zâhiriyle bâtınıyla, maddesi ile mânâsı ile bir kompozisyon içinde görebilenler ne kadar az. Tek yönlü olmak, olayları daracık bir
açıdan görmek, bağırıp çagırıp, atıp tutup; gerilen sinir tellerinde kişisel doyum aramak ne kadar kolay. Üstelik bol alkış ve bol iltifat da getiriyor. Ama insana, topluma ne kazandınyor? Önemli olan İslâmî bir edep. incelik, sükûn ve vekar içinde olaylara, insana, insanın sorunlarına yararlı bir çözüm getirebilmek. Fazıl Hüsnü bir şiirinde. “Gelme, gelme üstüme, bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Anlık heyecanlarla, kuru gürültü ile iş yaptıklarını sananlar nasıl bir aldanış içindeler, bir bilseler….

Bana sorsalar. çağımızın en önemli sorunu nedir deseler, hiç tereddüt etmeden, insanın kaybettiği değerlerin, yeniden ona kazandırılmasıdır diye cevap veririm. İnsan bir çıkmazda bugün. Kendine yabancı, insana yabancı,
topluma yabancı, hayata yabancı… Çaresi, kaybettiklerimizi, kaybolan yerde aramak. İnsana yapılacak en büyük iyilik, onu kendisiyle barıştırmak; onu kendine dost ve sevgili yapabilmek, dünyasına barış, mutluluk ve güzellik
getirebilmektir.

Bana göre. biraz sonra okumaya başlıyacağınız ‘İslam’da Zikir’ kitabı bu amaçla yazılmış. Bu amaçla insanların istifadesine sunulmuş. Zikir konusunda pek çok kitap kaleme alınmış. Çeşitli boyutlarıyla incelenmiş. Ama
sanırım elinizdeki kitap kadar meseleye çok yönlü bakan, onu akla gelen ve gelmeyen her yönüyle inceleyen bir eser ilk defa çıkıyor. Elime okumak için aldım. Bırakamadım. Sayın Prof. Dr. Haydar Baş’ın bilim adamı, düşünce
adamı yönünün yanısıra birde sanatkâr yönü var. Türkçeyi bir billûr kesafeti ile o kadar güzel işlemiş ki. inanın kitabı soluk soluğa okudum. Bırakamadım. Zaman zaman bir edebi eserden aldığım hazzı duydum. Bir çok yerde eser şiirleşiyor. Doyumsuz hazlar veriyor.

Rabia Sultan bahçede eğilmiş, hani hani bir şeyler arıyormuş. ‘Ya Rabia’ demişler, ‘Ne anyorsun. Biz de sana yardımcı olalım.’ ‘Sağolun demiş, iğnemi kaybettim. Onu arıyorum.’ Aramışlar, aramışlar, yok. Bir yerden çıkmamış. Biri sormuş, ‘Ya Rabia Sultan. İğneni nerede kaybettin?’ ‘Odada dikiş dikiyordum. Birden iğne elimden yere düştü.’Gülmüşler, ‘ilâhî Sultan’ demişler. ’Hiç odada kaybolan bahçede aranır mı?’ ‘Niye hayret ettiniz’ demiş Rabia Sultan.’ Sizin yaptığınızı yapıyorum. Siz de içinizde kaybettiğiniz güzellikleri dışarda, malda, mülkde, mevki makamda, parada pulda aramıyor musunuz? Ne farkımız var?

Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, ‘İslam’da Zikir’ kitabını yazarken, sanırım çağımızın bu en önemli sorununa cevap veriyor. Bezm-i Elest’te verdiğimiz söze dönmek. Ahdimizi yerine getirmek. Haramdan geri dönmek. Fıtratımıza
kavuşmak, ona göre bir yaşama üslubuna ulaşmak… Allah’ın verdiği rengi almak. Rengi Allah’ınkinden güzel olan kim var? Ruhen güzelleşmek için Allah’ın rengi olan nurlarla bezenilmek gerek. Mü’minler o kimselerdir ki
Allah adı geçtiği zaman kalpleri titrer. O’nun âyetleri okununca imanları coşar. Cenab-ı Hak, “Ey iman edenler. Allah’ı çok çok anın. Onu sabah akşam teşbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran O’dur.” Buyurmuyor muydu? Bu emr-i ilâhîyi unutanlar, gaflete dalanlar kendi kendilerine zulüm yapmıyorlarmıydı? Gidilecek en güzel yol, günlük hayatın insanı üzen, boğan, sıkan ayrıntılarından uzaklaşmak. O’na teveccüh etmek iken bizler ne yapıyoruz? Yunus ne güzel söylüyor “Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı.”

Tıpkı güneş ışığının pertavsızla bir noktada toplanması gibi, zikirle beraber ruhsal melekelerde bir noktada toplanıyor, zihin dağınıklıktan kurtuluyor. Zikir denilen ruhsal, zihinsel çalışma sırasında insan ferahlıyor, huzura kavuşuyor, neşesine kavuşuyor, ışıkla doluyor. Gaflet içinde yaşamaktan bizi kurtarıyor. Önemli olan bu kısa anları çoğaltabilmek. Bütün zamanımızı içine alacak şekilde genişletebilmek. Her gaflete dalma bizim için bir kayıp olmuyor mu? O halde, yapılacak iş ortada. Kaçalım o gafletten, uzaklaşalım. Canımızın canına, ruhumuzun ruhuna kaçalım. Kur’an-ı Kerim de öyle demiyor mu? “Allah’a doğru firar edin.” Anasının kucağına sığınan bir yavru gibi ruhumuzun da Allah’da bir sığınak bulması ne güzel! Madem ki okşamaz” sevmez kimseler / Sen öp alnımdan sen öp seccadem… Kim Rabbine kavuşmayı dilerse güzel bir amel işlesin. Kalp ve duygular inceldikçe, manevî âleme yakınlık hasıl oluyor. Malın dai evlâdın da fayda vermeyeceği bir günde yalnızca Allah’ın huzuruna tertemiz bir kaple gelenler kurtulacaktır. (Şuara: 89)

Tasavvuf, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Ve onlar ne güzel insanlardır! Ancak Allah’ı anmakla kalpler huzura kavuşur. İnsanın aynası gönlüdür; yüzünü ona çevir, kendini gör. Dünya hikmetler âlemidir. İnsanların en büyüğü, en yücesi. “Allah’ım beni bir an, bir andan da daha kısa bir zamanda bile nefsime bırakma.” diye dua buyuruyor, önemli olan yalnız ibadet zaman larında, ibadet mekânlarında değil, her an, her yerde, her şartla O’nunla beraber olabilmek. O’nun nuru ile aydınlanabilmektir. Büyük insan Muaz (ra) ”Gelin, bir ânımızı imânlı geçirelim.” buyuruyor. Yirmi beş yıldır bu sözü düşünüyor, ürperiyorum.

Yavuz hastalanır, son anlarını yaşamaktadır. Bir ara ıstırab içinde nedimi Hasan Çan’a döner. “Bu ne haldir!” der. Hasan Can. “Sultanım, vakil geldi. Allah’la beraber olmak lâzım!” deyince Yavuz hiddetle cevap verir “Sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?!” Evet, her yerde, her zamanda O’nunla beraber olmak. Yerken. içerken, okurken, yürürken, çalışırken, alış veriş ederken, sohbet ederken, çay içerken, düşünürken, her halükârda O’nunla beraber olmak. Bu hususu. Muhterem müellif, o kadar güzel, o kadar ince imlemiş ki. heyecan duymamak mümkün değil. Sanırım projektörünü en çok bu noktaya çeviriyor. Hazine. Allah’ın tevhid nurunu kalbine doldurmaktır. Allah’ı zikreden daima diridir. “İnsanda bir et parçası vardır. O iyi olunca bütün duygular güzelleşir. O fesada uğrarsa bütün duygular iyiliğini kaybeder. İşte o et parçası kalpdir” buyuruyor Rasulûllah Efendimiz.

Dünya ahirete perdedir. Ahirete dalmak ise dünyaya perdedir. Önemli olan bir kuşun iki kanadı ile beraber uçtuğu gibi. bu iki âlemi, birbirlerinin sınırına tecavüz etmeden, beraber götürebilmektir. Yiğitlik oradadır. Marifet oradadır. Bu hususu -bizzat kendi şahsiyeti ile de örnek olarak- Muhterem müellif ne güzel belirtiyor. Ve bu uyarıya toplum olarak ne kadar muhtacız…

Besmele, her işin. Allah adıyla fethedilmesi için, elimize verilmiş bir anahtardır. Bu anahtan kullanabilmek için, evvela Allah adını kalbimizde sımsıkı tutmamız gerektir. İbadet etmeyen insan, ruhunun yurdunu ziyaret
etmemiş demektir. Hakk’ın nimetlerinin şükrünü eda etmeyen, birgün onların elinden kayıp gittiğinin farkına vanr. Nimet gelir, şükrü göremezse gider. Sedef aza kanaat ettiği için, Allah içini inci ile doldurdu. Nefsin kaldıramıya-
cağı yükü Allah teklif etmez. İnsan kendi kıymetini Allah’ın sesine kulak verdiği zaman anlar. Şeytan Allah’tan uzak kalmışların sırrıdır. Allah ile kulun âdemiyeti arasında en büyük perde nefistir. Nefsini bilen Rabbini bilir. Her
zaman, her yerde, her nefeste Hak ile olmak, durmaksızın Hakkı zikr ve fikr eylemek, masivayı unutup murakabeye gitmek, kalbin içinde üns huzuruna erişmek ne güzeldir. İhsan daim zikr ile öyle bir makama ulaşır ki, kalbinde ledünnî ilimler çiçeklenmeye başlar. Haz içinde kalır. Bütün hücreleri ilahî aşkla dolar. Sureti halk ile olur, mânâsı Hak ile…

Bu kitap, zikrullahın genel anlamda bütün ibadetleri kucaklamakta olduğunu öylesine güzel anlatıyor ki…. Okuyunuz. Doyamayacak, tekrar tekrar okumak isteyeceksiniz. Bize böyle müstesna bir eser kazandıran Muhterem müellifi gönülden kutluyor, siz değerli okurları eserle baş başa bırakıyorum.

(Sabri TANDOĞAN, Takdim)