25 %

Veda Hutbesinde İnsan Hakları Kitabı – Prof. Dr. Haydar BAŞ

 40,00  30,00

Prof. Dr. Haydar BAŞ‘ın kaleminden Veda Hutbesinde İnsan Hakları Kitabı. 

Açıklama

Eşref-i mahlûkât olan insan, Allah Teâlâ tarafından fevkalâde esrar ile donatıldı. Ona meleklerden bile üstün sayılacak bir pâye verilirken, bilâkis aşağıların aşağısı olabilecek bir durumla da karşı karşıya getirildi; kısaca

imtihan, belirleyici geçit oldu kendisi için. Bu takdirin tecellisi olarak ilk nümûne olan Âdem (as), aynı zamanda ilâhî mesaja muhatap kılındı, Peygamber oldu. O ve bürün zürriyeti vahyin nuruyla aydınlandı. Ne var ki, imtihan maksadıyla şeytan ve nefs, bazılarının yolunda etkili oldu. Kabil’lerle başlayan gayr i meşru yollar, gölge niteliğinde de olsa birer yol oldu; herbirinin başında bir şeytan bekleyerek sürekli cahiliyete dâvet etti. Ve oluklar çift; birinden nur akarken, birinden kir akmaya devam etti durdu.

Peygamberler tarihi tetkik edilirse hep bu mücadelenin amansız yarışı izlenir. Hak yolu, hak yol; Hak’tan sapan yol, câhilî yol. Başka bir yol yok insanlık için. Bu kavşakta peygamberler, trafiği yönlendirdi; insanlar için kurtarıcı oldular. Hele Hâtemu’l-enbiya olan Sevgili Peygamberimiz, tüm
câhilî yollar ve ilkeleri mübârek ayaklan altına alarak, İslam güneşini en güzel bir zuhûrle tüm insanlığa yansıttı. Dünya tüm coğrafyası ve tüm kavimleriyle istisnasız olarak Rasulüllah’ın dâvetine muhatap oldu. “Kalk” emrini alan Sevgili Peygamberimiz, dinmeyen bir süratle zamanı geçti,
mekâna mührünü vurdu.

İnsanlık ne halde idi? Tüm hak davetçilere rağmen nasıl bir dünya devralmıştı Rasulüllah? Dünyanın dörtbir bucağında câhilî anlayışlar hayata hükmediyordu; zina, içki, kumar, putperestlik, kadınlara zulüm, esir pazarları, faiz vb. haller alabildiğine karartmıştı ufukları. İşte Hakk’ın kılıcı ile bu zulmet perdesi yarıldı, ilâhi nurlar insanlığı kuşattı. “Bugün sizin dininizi tamamladım” beyanı ile bu oluş kemâl buldu. Ve Allah Rasulü, Arafat meydanında dünya müslümanlarına vicâhen ve gıyaben hitap etti, Rabbini tebligatına şahit tuttu; Vedâ Hutbesi, cihan çapında ebedî bir mesaj oldu.

Vedâ Hutbesi söz olarak kısa ve öz olmakla birlikte insanı, Rabbi karşısında fevkalâde bir üslûpla ele aldı. Onun durumunu, vazifelerini, ilâhî bağışlar olan haklarını tanımladı. İnsana konumunu tarif etti Hâsılı insan
Vedâ Hutbesi’yle gerçek kimliğine kavuştu. Artık câhiliyet yerle bir edildi.

Vedâ Hutbesi’nde mantık şöyle sıralandı; önce insan, âlemin Rabbi olan Allah’ı bilmeli, sonra ahirete inanmalı, kader potasında erimeli, câhilî halini inkâr edip ahlâk ı hâmide ile donanmalıdır. Bu oluşa mazhar olan insan, “insan” olacaktır, Hakk, onu zâtına muhatap kılıp tecelliden hissedar edecek ve âlem o ‘âine’de Hakk’a vuslat edecektir. Velâyet ve irşad mantığı böylece bina edildi. İnsanlık bâtıldan arıtıldı, sahte ilâhlar kaldırıldı, manevî-maddî yapı tesis edildi. İnsanlık inanç ve ibâdet hürriyeti, can emniyeti, mülk emniyeti, namus ve ahlâk emniyeti, vatan emniyeti başta olmak üzere teminât akına alındı; haklan sağlandı.

Bu güzel beyan o gündenberi insanlığın elinden ve dilinden düşmedi; Vedâ Hutbesi hep tekrarlandı, açıklandı, levha yapıldı… İşte bu anlayışla muhterem Üstad Prof. Dr. Haydar Baş da Vedâ Hutbesi’ni ele aldı; Vedâ Hutbesi’nde İnsan Hakları başlığı ile meseleyi inceledi, elimizdeki bu kıymetli eseri vücuda getirdi. Üstad’m kaleminden kelâma intikâl eden
bu eser incelendiğinde fevkalâde bir tablo bizi karşılar. İzninizle şimdi eserde bir seyahat başlatalım.

Eserin gerekçesi öncelikle iyi kavranmalıdır. Maalesef dünya, müslüman iradesinden mahrum kalalıdan beri, sürekli yanlış yapılıyor, güzel kavramlar bile eksik; insanların elinde aslından kopuyor ve değerinden uzaklaşıyor. Bunlardan biri de “insan hakları”. İnsan hakları evrensel bir beyanname ile ortaya atıldı, tanımlandı ve dünya genelinde bin türlü
tatbikatla, çelişik uygulamalarla ortaya kondu. Temelde isabet edilmediği gibi, tatbikatta da çifte standarttan uzaklaşılamadı. Niçin çifte standart, niçin adaletsiz uygulamalar, niçin dünya cennete dönemiyor? İşte Üstad hükmünü serdediyor burada: “İslâm bir esası var etmeden evvel, o esası yaşayıp uygulayacak insanı yetiştirir. İçtimaî, iktisadî, hukukî, ahlâkî, bütün prensiplerde durum aynı olup, evvelâ bu prensipleri uygulayacak olan insan, terbiye edilip bu prensipleri uyguamaya hazırlanır. İnsan haklan için de durum aynıdır. İslam, insan haklarını sunmadan önce, bu hakları uygulayacak olan insanı eğitir ve yetiştirir.”

Burada dikkat çeken önemli bir tespitle karşılaşıyoruz; maddeye ve hayata nizâmat verecek olan, insandır. Aksi taktirde, insanı imar etmeden, hiçbir şey ihyâ edilemez. Bu noktada Üstad’ın tezi bir kez daha öne çıkıyor “önce iman ve insan dâvâsı”. İnsanı yaradılış gaye ve mânâsıyla bütünleştirmedikçe, insan ve toplum; hangi ifadelerle anlatılırsa anlatılsın doğrudan, güzelden, faydalıdan hissedar olamayacaktır.

Eser, “insan haklarını savunan insanların, evvelâ bu âlemin yaratıcısını tasdik edip O’nu kabul ile hakkını vermeleri lazımdır. Allah’a iman her nefsin tabiî ve zaruri ihtiyacıdır. Kendi nefsinde bu problemi halletmemiş insanın, başkalarının problemlerini çözmesi imkânsızdır. Ve hem kendini, hem de kainatı yaratan bu iradeyi görmeyen kişi, diğer insanların iradesine de saygılı olamaz. O bakımdan insan haklarını savunan kişinin öncelikle Allah’a inanması şarttır.” diyor.

Eser, yaratılışta birlik tezini vurgular. Bütün insanlar Âdem’in (as) çocuklarıdır. İnsanlar, Âdem (as) kökünde birleşir, soy, sop, kavim gibi kavramlar özde bütünleşir. Ve Âdem (as) toprağa ircâ edilerek kişi, benliğinden sıyrılarak “hiçlik” aynasında fenî olur.

işte saadet asr, işte Rasulullah (sav) potasında kaynaşan ashab-ı kirâm. Müjde, nebevi müjde! “Bilâl bizdendir, Selman bizdendir”, “Müslüman müslümanın kardeşidir bütün müslümanlar kardeştir”. Bu levhalar gönüllere yapıldı, ruhlarda inkılâp yaptı. Hicret sonrası Medine müslümanları tam bir kardeşlik hâline ulaştılar, sanki bir vücut gibi. Heyhat! Bugün ne kadar uzaklaştık bu kemâlden; ne kadar yakın olduk zevale. Anadolu
yaylasında bile, ruhlarda, kafalarda ve kalıplarda birlik, özlenen pıye oldu. Toplum kendini arıyor. Lâkin Tanzimat barikatını geçerek tarihe, Saadet Asrı’na avdet gerek, yeniden; o iksirli nefes, o kııtlu hâle avdet. Üstad, birlik ihtiyacının şiddetle hissedildiği bu çağda, eseriyle âdeta can verdi topluma. İnsanımız bu ibret levhasından aydınlanmalı. Bu vesile ile eserin müellifi Üstadıma minnet ve şükranlarımı arzediyorum.

Eser, bilhassa kadın haklarının, “kadına saygı” duyularak, hizmet ve şeref verilerek icrâ edilebileceğini vurgular. Kadını sömürmeden savunarak, kadına en yüce makam olan annelik payesini vererek onu hanımefendi diye takdim eder. Halbuki diğer sistemler kadın hakları iddiasıyla kadını sömürmüşlerdir. Eser, İslâm’ın lâtif anlayışını Rasulullah’ın anonsu ile dile getirir. Kadına gerçek hakkı İslâm’ın verdiğini ifade eder. Emsâllerinden çok farklı ve üstün bir anlatımla, hele hürriyetçilik maskesi altında kadın haklarının alabildiğine çiğnendiği şu günlerde ortaya konulan yorum takdire şayandır.

Sözün özü olarak diyoruz ki; eserler, sahiplerine göre hüküm alır. Ameller niyetlere göre değerlenir. Kâmil insanların eserleri de kâmil olur. Aksi halde insani kemâlata ulaşamayanların, kemâl ifade edebilecek eşer vermeleri de mümkün değildir. İşte bu kaideye dayanarak deriz ki, Üstad’ın ortaya koyduğu bütün eserlerinin okunması, düşünülmesi ve hayata geçirilmesi gerekir. Elinizdeki bu güzide eserle, hayatın veciz bir yorumu, insan hakları ve ruhî tecelliler sizin olacaktır. Açın gönlünüzü, yöneltin yüzünüzü, müjde size!

Fikir, aksiyon, irşâd ve ikâzlanyla çağa ışık tutan, Hakk’tan alıp halka veren; Hak için veren, Hakk’a koşan, mânâ mimarı, büyük insan ve dâva adamı Üstadım Prof. Dr. Haydar Baş Efendiyi bu yüce gaye uğrunda her vesile ile ayn ayrı tebrik ediyor; Cenâb-ı Hak’tan iki cihân saadeti diliyorum.

 

Baki BEKTAŞ